-
15 Ağustos 2020 Cumartesi
No Comments
KARARLARIMIZI AKLIMIZLA MI ALIYORUZ YOKSA DUYGULARIMIZLA MI?
Birisinin size asılsız dediğini düşünün neler hissedersiniz? İhanete uğramış aldatılmış aptal yerine konulmuş haksızlığa uğramış. Peki karşınızdakine olan duygularınız? ‘’Yalancı, sadakatsiz,fena, güvenilmez bir insan’’ deyip tekrar itimat mevzusunda daha dikkatli olmuş olursunuz veya fazlaca incinmiseniz ilişkiyi bitirir askıya da alabilirisiniz. Kendinizi incinmiş görmeye, kendinize acımaya karşınızdakine hiddet duymaya başlarsınız. Olumsuz duygular birbirini takip etmeye adım atar.
Size ‘’ dürüst birisi misiniz diye sorulduğunda sanırım asla kimse bu soruya ‘’hayır. Ben yalancı biriyim’’ diye yanıt vermez. Herkes kendini dürüstlük abidesi, her vakit doğruları meydana getiren yaşayan biri olarak görür. Ancakkkkk insanların çıkarları laf mevzusu olduğunda dürüstlük abidesi kişiler birden canavara dönüşür en harika yalancı da oluverirler. Peki niçin dersiniz? Neden mi? Çünkü; insanlar çıkarı laf mevzusu olduğunda yapmış olduğu veya yaşamış olduğu kesinlikle, Hata yaptığını bile bile bunu akla uydurarak(Bu ilmi bir gerçektir ve ben buna bir tür vicdan rahatlatma yönetimi diyorum) negatif eyleme devam ediyor. O vakit bu huy onu rahatsız etmiyor. Zaman vakit toplumsal paylaşım sitelerinde rastlıyorum, insanoğlu hep yalandan ve dürüst olmayan davranışlarda yakınma ediyor. Şimdi size soruyorum. Lütfen dürüst olun! Bunu kimse bilmeyecek aramızda kalacak? Hiç akla uydurma yönetimi ile dürüst olmayan bir davranışta bulundunuz mu? Birazdan bu akla uydurma yöntemini fazlaca değişik bir yönü ile ele alacağım fakat ona geçmeden ilkin çevremize asılsız söylerken bunu iyi mi yapıyoruz şu şekildeki bir düşünmenizi istedim.
Diyelim ki A kişisi bugün fazlaca yoruldu, canı sıkıldı işten kaytarmanın yollarını arıyor ve dışarıda işi yok patrona bir bahane uydurup çıkıyor,
-Aman ne olacak geçen hafta fazlaca çalışmıştım ona sayılsın esasen hakkım olanı da ödemiyor’’
Akla uydurmaya çalışırken yanına kendi şeklinde bir dost da buldu mu yemede yanında yat olur.
- Çok çalışıyorsun birazcık dinlen, hadi kaç gel ‘’ dedi mi tamamdır. Dürüst olmayan huy bütün destekleri ile artık akla müsait hale gelmiş, şahıs dışarıda arkadaşları ile çayını yudumlarken, sohbetlere dalarken patronunu kandırmanın rahatsızlığını aklına bile getirmemiştir zira durumu vicdanına kabullendirmiştir. O HAKLIDIR KAÇMAYI HAK ETMİŞTİR!
Gelelim kendimize olan dürüstlüğümüze: Kendimize karşı ne kadar dürüstüz ve kendimize NE KADAR GÜVENİYORUZ? Ben kendime fazlaca güveniyorum derken şunları gözden geçirmekte fayda görüyorum.
Sigarayı bıraktım, rejim yapıyorum, sınava hazırlanacağım, şu işi yarına bitireceğim, spora başlıyorum…yaşantımız boyunca bunlar şeklinde onlarca karar almışızdır fakat uygulayamamışızdır hep ’’ Bİ GÜN YAPARIM, ŞU GÜN YAPARIM’’ şeklinde belgisiz bir tarih verilmiştir. Bİ GÜN,ŞU GÜN adasına tatile gidip- geliriz. Uygulamaya koysak bile yarı yolda vazgeçmişizdir, kendimize olan bütün enerji itimat ve kararlılıkla başlasak da sonlandıramamışızdır.
Özellikle çevremde sigara ve beslenme alışkanlıklarında buna fazlaca rastlıyorum.’’ Sigarayı bıraktım’’ derken cebinden paketi çıkaran ferdin ‘’3 aydır içmiyorum, haftada bir iki adet içiyorum’’ veya’’ bu hafta asla içmedim’’ demesi şeklinde, türlü türlü bahaneler uydurarak karşısındakini inandırmaya emek vermesi, gerçekte kendini inandırma çabasıdır.
Öncelikle şunu düşünün; kendimize laf verirken iyi mi davranıyoruz, başkasına laf verirken iyi mi davranıyoruz?
Bir başkasına laf verirken kendimizi zorunluluk altında hissederiz sözümüzü yerine getirmek için elimizden geleni yaparız, mesuliyet duygusu devreye girer. Bununla beraber kendimize laf verdiğimizde aynını pek yapmayız. O içimizdeki ses bizi devamlı kandırır, bir tarafımız bizi ve irademizi yok sayar, yanlış olan kararımızı akla mantığa uydurur, güzelce süsler püsler ve kendimizi inandırırız.
Diyelim ki sigarayı bıraktık fakat canımız da içmek istiyor ( burada bu şekilde yazsam da ‘’bırakmak’’ yanlış bir sözcük onun yerine sıhhatli olmayı tercih ettik demeliyiz. Sebebini sonrasında açıklayacağım)) bağımlılık krizimiz tuttu offff şimdi ne yapmalı ki buna bir çözüm bulmak lazım. Oysa bu mevzu bitmişti, bırakmıştık içmemeye kararlıydık! İşte o an olanlar olur.
Kaynak: https://intihab.com

İrademin sesi, düşünen beynim, süper egom devreye girer: İçmemeliyim, sıhhatli olmayı tercih etmeliyim yoksa sağlığımı yitiriyorum…
Nefsim, hisseden beynim, idim devreye girer: Bir şey olmaz şimdi fazlaca mutlusun (veya streslisin) yak bir sigara bir taneden bir şey olmaz sonrasında içmezsin şimdi hususi bir vaziyet varJ
İrademin sesi, düşünen beynim, süper egom devreye girer: Diyetine dikkat etmelisin o yiyecekler senin için sıhhatli değil tekrar kggram alabilirsin, yememelisin. Bak ne fazlaca sorun çektin kggram vermek, sıhhatli ve formada olabilmek için…
Nefsim, hisseden beynim, idim devreye girer: Ye ye bir şey olmaz tekrar mı geleceksin dünyaya. Günün fazlaca gerilmiş ve yorucuydu esasen. Yarın spor yaparsın rejimine devam edersin kendini ödüllendir bugün, zayıflık da sana asla yakışmıyor…
İrademin sesi, düşünen beynim, süper egom devreye girer: Haydi kalk sınavın var çalışmalısın, parlak zeka bir çocuksun istersen 100 ü kaparsın. Şimdi yataktan kalk ve çalış sınava azca kaldı sadece yetiştirirsin…
Nefsim, hisseden beynim, idim devreye girer: yat yat birazcık daha uyu yedi gün var daha o vakit kadar kaç kere çalışırsın …
Bu ve bunun şeklinde alınan kararlarda veya meydana getirilen planlarda ferdin ancak kendi ile yapmış olduğu sözleşmelerde ne yazık ki başarı payı düşüktür. İnsan öz denetiminde zorlandığında, beyin iradeyle mantığıyla alakalı işlevini faal hale getiremediğinde bir dış otoriteye gereksinim duyar. Otorite diyince irkildiniz sanki! Merak etmeyin buradaki otorite hürmet duyduğunuz sevdiğiniz kıymet verdiğiniz birisi, baskı anlamında bir otorite değil. Bir karar alırken, bir plan yaparken bundan bu şahıs yada kişilere bahsedin. Bu vaziyet bizim birazcık daha disipline olmamızı sağlayacaktır. Tek kontrol merkezinin kendimizin olması bahaneler üretmemizi kolaylaştırır. Dışarıdan bir otoritenin olması sözün yerine getirilmesini kolaylaştırır. Çünkü onun gözünde saygınlık yitirme hissini yaşamak istemeyiz. Burada mühim olan; bunu yapmadan ilkin fazlaca dikkatli olmak gerekir. Sözün yerine getirilmemesi durumunda; kendimize verdiğimiz itimat kıymet duyguları zarar görür. Anlayacağınız’’ SÖZ VERDİM GİTTİ '' demekle olmuyor.
Söz vermeden ilkin; bu isteğimin düşüncemin kararımın planımın arkasındaki niyetim nedir? Gerçek isteğim bu mu? Yoksa bu dilek bir maske mi? Neyi istiyorum?
Bu bana müsait bir karar veya fikir mi?
Gerçeklerime müsait mu? Yaşamımda bunu uygulayabilmem için şartlarım müsait mu?
Benim için ne kadar mühim?
Daha ilkin irademle hareket edip, başarıya ulaşmış olduğum herhangi bir şey oldu mu?
Başarısız olduğumda başkalarını mı suçluyorum yoksa özeleştiri yapıp, kendimden özür mü diliyorum?
Bu düşüncemin, kararımın nihayetinde elde edeceğim şeyi veya şeyleri elde ettiğimde sevinçli ve doyum olacak mıyım?
İster kendinize laf verin, dilerseniz bunu bir başkası ile paylaşın, fazlaca iyi düşünün çözümleme yapın. Bu sigara içme alışkanlığından, şahsi başarı hedefine, kariyere veya ilişki bağımlığına kadar mevzu kesinlikle;
22 Ekim 2015 Perşembe
Normalde her ana-baba çocuğunun okulda ve sınavlarda başarıya ulaşmış olmasını istek eder. Çocuğuna bu mevzuda yardımcı vermek bilhassa günümüzde her ana-babanın kuşkusuz en mühim vazife ve sorumluluklarından biridir, bu şekilde de olmalıdır. Ancak bir çok ana-baba bu mevzuda hassas olmalarına karşın neleri-iyi mi-ne vakit yapacağını tam olarak bilemez. Hatta birtakım bilinçsiz ana-babalar çocuğa yardımcı olayım derken istemeden onlara zarar bile verebilirler. Unutmayalım ki hepimiz ana-baba olabilir, sadece hepimiz iyi ana-baba olamaz. “- Çocuğum için her türlü fedakarlığı yaparım” diyen ana-babalar acaba kendilerinin bu mevzuda eğitilme ihtiyacını ne kadar duymaktalar? Nasıl bir arayış içindeler? Unutulmamalıdır ki iyi ana-baba olmanın yolu ana-babanın kendisini devamlı olarak geliştirmesinden geçer. İyi ana-babalar sadece iyi talebe olabilenlerdir. Bunun için huy bilimlerinin ürettiği ilmi detayları araştırmak, bu mevzuda üretilen bilgilerin çocuğa destek olacağına inanmak ve gayret imlemek gerekir. Çünkü okul başarısı mevzusunda ana-babalar fazlaca şeyler yapılabilirler. Çocuklar iyi mi daha iyi çalışabileceklerini, iyi mi daha iyi öğrenebileceklerini ve bu tarz şeyleri iyi mi daha iyi hatırlayıp gerektiğinde iyi mi daha müessir kullanabileceklerini ana-babalarının da sayeinde kolayca öğrenebilirler. Unutmayalım ki çocuğunuzun başarıya ulaşmış olması sizi sevinçli edecek, başarısızlığı ise acı verecektir. O şekilde daha azca acı çekmenin yolu daha fazlaca çalışmaktan geçer.
Bu amaçla aşağıda iyi bir ana-babanın bilmesi ihtiyaç duyulan birtakım strateji ve taktikler sunulmuştur.
Strateji 1)
Çocuğunuzun ilk ve en mühim öğretmeni kim?
Unutmayınız ki çocuğunuzun ilk ve en mühim öğretmeni sizsiniz. O şekilde asla kendi kendinize “- Ben iyi mi bir öğretmenim, kendimi geliştirmek için neler yapıyorum, neler yapabilirim?” diye sorduğunuz oldu mu? Bu soruları kendi kendinize sorun. Acaba TV’de, gazetelerde, dergilerde bu mevzuyla alakalı yazılanlara, söylenenlere, çizilenlere yada çocuğunuzun mektebinde ve hatta başka bir okulda bu mevzuyla alakalı verilen bir konferansa ne kadar alaka duyuyorsunuz? Ana-baba eğitimi mevzusunda yazılmış herhangi bir kitap alıp okudunuz mu? Unutmayın ki çoğu zaman alakalı olan ana-babaların evlatları daha başarıya ulaşmış olabilmektedir.
Strateji 2)
Başarılı olmaya karar vermek
Okulda başarıya ulaşmış olmanın ilk şartı karar vermektir. Çocuklara “Başarının ona ulaşılmaya karar verildiğinde kazanılmış bulunduğunu” söylemelisiniz. Ancak bu sonucu çocuğunuzla birlikte vermelisiniz. Unutmayın ki hiç bir başarı tek başına elde edilemez. Evdeki her insanın, var ise büyükannenin, büyükbabanın ve kardeşlerin azca yada fazlaca muayyen bir düzeyde tesiri olacaktır. Başka bir anlatımla bu yolda hepimiz üstüne düşen rolü yapmalıdır. Sizler TV seyrederken çocuğunuza “- Haydi git odanda ders çalış...” dememelisiniz. Sizler de TV’yi kapatıp elinize bir kitap yada en azından bir gazete almalısınız. Bu size bir ihtimal birazcık zor gelebilir sadece iyi ana-baba olmak fedakarlık talep eder. Kısaca o evimizdeki büyüklerini model alır. İstenilen bir huy elde etmek için ilkin siz istenilen davranışları yapmalısınız. Onu devamlı eleştirmek yerine ona devamlı iyi model olursanız o vakit ona yardımcı vermiş olmuş olursunuz
Strateji-3)
Çocuğunuza harbiden güvenmek ve bunu ona hissettirmek
Çocuğunuz sadece sizin ona güvendiğiniz kadar başarıya ulaşmış olur. Ona güveneceksiniz ve güvendiğinizi de ona söyleyecek yada hissettireceksiniz. Eğer ona güvenmezseniz onun öğrenme kapasitesini azaltmış olmuş olursunuz. Aslında öğrenmede karşılaşılan güçlüklerin temelinde yetersizlikten fazlaca kendine olan güvensizlik vardır. Çocuğun kendisine itimat duygusunu geliştirmenin bir yolu da ona başarılarını ( mektebinden almış almış olduğu takdir, teşekkür, vb belgeleri çerçeveletmek, çocuktan ; şayet bilgisayar kullanmayı, satranç, yüzme ve hatta bisiklete binmeyi öğrendiyse bunların birer başarı olarak yazıldığı bir “başarılarım listesi” oluşturmasını istemek vb.) hatırlatmaktan geçer.
Strateji-4)
İyimser Olmak
İyi bir ana-baba hiç bir vakit bedbin olmamalıdır. Umudunuz var ise ve bunu çocuk anlıyorsa o vakit doğru yoldasınız demektir. Çocuk okulda yada sınavlarda zaman zaman başarısızlıklar yaşayabilir. Ancak bunlar doğru kullanıldığı vakit başarı yolunda kullanılabilecek birer vasıta olurlar. Bir çocuğun hemen hemen adım atma aşamasındaki çabalarını düşünün. Düşer, kalkar dengesizce hareketler yapar, hatta zaman zaman kendisini yaralayabilir. Ancak tekrar de vazgeçmez. Sonuçta başarıya ulaşır. İnsan hayatı da bunun gibidir. Hangimiz uğraşılarımızda yada yaptığımız işlerde her vakit başarıya ulaşmış oluyoruz. Bu vaziyet bizim başarısızlığımız olarak kabul edilemeyeceği şeklinde, evlatların da zaman zaman başarısız olabileceğini kabul etmeli onu başarısız olarak damgalamamalıyız.
Strateji-5)
Çocukların harika olmalarını beklememek
Çocuklarınızın harika olmalarını hiç beklemeyiniz. Çünkü oldukça yüksek beklentiler sonrasında birer engelleyici unsur olarak karşınıza çıkabilir. Çocuklar kendi yapabileceklerinin (başkalarının değil) en iyisini yapıyorlarsa bu yeterlidir. Çocuk gayret gösteriyorsa, başarısızı olsalar bile onu ödüllendirmeyi tercih edin. Yani onların gösterdikleri mücadeleyi ödüllendirin.
Strateji-6)
Çocuklarınızı hiç başkalarıyla kıyaslamayın
Her çocuk değişik ilgilere, değişik kabiliyetlere ve ruhsal yapılara sahiptir. Kısaca her çocuk ayrı bir dünyadır. Hatta tek yumurta ikizleri içinde bile bir fazlaca farklılıklar olduğu belirlenmiştir Eğer çocuklar içinde farklılıklar varsa onları birbirleriyle kıyaslamanın ne anlamı olabilir ki?
Strateji-7)
Çocuklarınızın arkadaşlarına lüzumlu ehemmiyet ve ilgiyi gösterin :Çocuklarınızın dostlarını normal olarak ki en önce inceleyin ve tanımaya çalışın. Çünkü bilhassa buluğluk çağlarında arkadaşlık tesiri fazlaca fazladır. İyi dost çocuğa iyi tesir yaparken fena dost fena tesir yapar. Onun için aşırıya kaçmadan çocuğunuzun dostlarının iyi olup-olmadığını gözlemek ve gerekirse evladı uyarmak temel bir göreviniz olmalıdır. Bunun için çocuğunuzun arkadaşının ismini, babasının ne iş yaptığını vb. öğrenin, hatta onun ailesiyle tanışın. Çocuğunuzun müsait göreceğiniz arkadaşına ders vermesini teşvik edin. Çocuğunuz için öğrendiklerini en iyi akılda kalma yöntemi bu yaklaşımdır. Yani evladınız arkadaşına öğrettiği vakit hem arkadaşı bununla beraber kendisi kazanacaktır.
Strateji-8)
Çocuğunuza vakit ayırın
Çocuğunuza verebileceğiniz en iyi armağan zamandır. Ona vakit ayırmalısınız. Bu da öteki işleriniz şeklinde erteleyemeyeceğiniz bir görevdir. Çocuğunuz ve ev işleri/gezmeler, dost toplantılar içinde bir tercih yapma zorunda kaldığınızda tercihiniz her vakit çocuğunuzdan yana olmalıdır.
Strateji-9)
Çocuğunuzun beslenmesine, uykusu ve sağlığına dikkat etmek
Düzenli ve bilgili beslenme (kızartmalardan ve hamburger türü yemeklerden kaçınılarak gerçekleştirilen, ağırlıklı olarak haşlama türünde beyaz et , tahıl, meyve ve sebzelerden oluşan yiyecekler), tertipli uyku (Günde 7-8 saatlik uyku, ne daha çok ne de daha azca ) ve tertipli spor ( tertipli spor yapmanın vücutta biriken adrenalin hormonunu gidererek imtihan kaygısını azalttığı ispatlanmıştır) başarıya müspet yönde tesir yapmaktadır.
Strateji-10)
Aile mutluluğunu sağlamak
Unutmayın ki çocuğun başarısında aile-içi refah fazlaca önemlidir. Evde rahat bir ortamın olmayışı okul ve sınavlarda başarısızlığın temel sebeplerinden biridir. Dolayısıyla ana-baba arasındaki geçimsizliklerin en azından evlatların başarısı için giderilmesi gereklidir.
Yararlanılan Kaynaklar:
Kutlu, O., Temel, A.(2001). Okulda ve Sınavlarda Başarı için 222 Etkili Yol “Ana-babalara ve Öğrencilere Stratejiler, Taktikler, Öneriler”, Nobel Kitabevi, Adana.
Doç. Dr. Oğuz KUTLU ve Doç. Dr. Ali TEMEL
16 Ekim 2015 Cuma
LİDERLİKTE DUYGUSAL ZEKA NEDEN ÖNEMLİDİR?
Günümüz iş dünyasında ortam kesinlikle önder şahıs, kişilerin duygularını etkilemekte devasa yükseklikte bir güce sahiptir. Çalışanların duyguları heyecan düzeyine çıkarılırsa performansı artar, kin ve huzursuzlukta ise balans bozulur performans düşer. Burada dikkat edilmesi ihtiyaç duyulan husus personelin işi iyi yapmasının ötesi bir durumdur. Lider, duyguları müspet yönlendirdiğinde ortamda uyum(rezonas) oluşur. Aksi durumda disonans yaratılır.
İnsanlar emek verme ortamlarında birbirlerini aynalarlar. Sohbet eden iki ferdin bir müddet sonra kalp atışlarının ve bio-ritimlerinin birbirine benzediği ortaya çıkmıştır. İş yaşamında da liderin psikolojik olarak yarattığı tesir aynı aynalama yoluyla personele yansır. Patron, yönetici, önder, asık suratlı, huysuz, kaprisli, gerilmiş, olumsuz biri ise personelde de aynı duygu durumu başlamaktadır. Şimdi ‘’niçin bizler patronumuzu aynalıyoruzda o bizi aynalamıyor’’ doğrusu bizler ondan etkilenirken, niçin o bizlerden etkilenmiyor? diyorsunuz. Ben de açıklıyorum: bu etkileşim, kontakt sürecinde çorbaya hepimiz bir katkı da bulunuyor. En kuvvetli katkı liderin katkısıdır. Çünkü hepimiz liderini seyreder, tabir yerindeyse güç ondadır ve gözünün içerisine bakılır. Patron odasından asla çıkmasa da kapalı kapılar peşinde çalışsa da kendine direk bağlı kişilerin ruh hallerini etkisinde bırakır ve domino taşı şeklinde bir tesir yaratır. Liderler temel romantik tesir yaratırlar.
İş hayatında her vakit romantik liderlerle karşılaşmıyoruz. Lider bir halde bunu sağlayamıyor, sağlamıyorsa insanoğlu romantik rehberlik için güvendikleri, hürmet duydukları başka birine yönelirler. O şahıs gizli saklı liderdir.
Bu tür liderler mıknatıs şeklinde çekerler, müspet duygular yaratan liderler (iyimser, coşkulu liderler) diğerlerine bakılırsa personelleri daha kalıcı olur ve performansı daha yüksektir. Liderler şunu unutmamalıdırlar: Yönetim ve idare kadrosunun genel ruh hali ne denli olumluysa ortaklık ve işten alınan sonuçlar o denli iyi olur. Uyum ve uyum arasında, beraber emek verme becerisine haiz liderler grupların yerinde kararlar almasını sağlarlar.
Özellikle hizmet sektöründe çalışan personel de yılgınlık, tükenmişlik sendromu sık sık personel değişikliğinesebep olmasının yanı sıra alan kişi hoşnutsuzluğunu da bununla beraber getirir. Bana bakılırsa; emek verme koşulları, ücretler, maddi olanaklar bir yana buradaki anahtar liderin rolüdür. Yapılan iş romantik açıdan zorluklar içeriyorsa, yıpratıcı özelliğe sahipse, önder daha empatik ve destekleyici önder rolünü canlandıran olmalıdır. Çalışanların müşterilerini hoşnut etmeye hazırlayan liderleridir. Müşteriler muhatap oldukları satış elemanı ile alakalı müspet duygular arasında hoşnutluk sağlarlarsa satışın da müspet olması müşterinin tekrar geleceği anlamının yanı sıra, kulaktan kulağa da reklam anlamına gelir.
Örgütteki müspet iklim, performansı artırmada tek başına müessir olmasa da -30 oranında bir iş performansı sağlıyor. Bu da küçümsenmeyecek bir orandır.
Özetlersek; liderin ruh hali ve eylemleri personelin duygularını ve performanslarını etkileyen en mühim etmendir. Yani liderin ruh halini test etmesi, yönetmesi şahsi olmaktan fazlaca işletmenin başarısıyla doğru orantılıdır. Lider; coşkulu, motive edici,etrafına olumlu yönde duygular saçan, gerek kendinin gerekse ortamın duygu vaziyet kontrolünü de yapabilen, stres yönetimini başaran kişidir.
Liderlik bana bakılırsa bilgiyle ve sanatın karışımdır. Lider şahıs malumat ve tecrübesini sanatla alakalı ruhu ile pekiştirebilmelidir. Tek kanatla uçamazsınız. Zihin ve ruhtan oluşan ikili ile süzülerek yükselirsiniz. İnsanı yönetirken, yönlendirirken daha yani liderlik yaparken romantik zekası kuvvetli bireyler fazlaca daha başarıya ulaşmış olurlar.
OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM…
Güldan Yakut
9 Ekim 2015 Cuma
''ÇOK DİKKATSİZİM SÜREKLİ HATA YAPIYORUM'' DİYORSANIZ
Dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu ile beraber çoğu zaman çocuklarda görülen bir hastalık olarak düşünülse de yetişkinleri de aynı miktarda etkilemektedir.
Ayrıca çocukluk döneminde dikkat eksikliği problemi yaşayanlarda birtakım emareler yetişkinlik döneminde de görülmektedir.
Öte taraftan çocukluk döneminde dikkat eksikliği yaşanmaması, yetişkinlikte yaşanmayacağı anlamına gelmez.
Dikkat eksikliği oldukca yaygın bir sorundur ve tedavi edilmezse emareleri iş ve okul hayatından, ilişkilere kadar ferdin bütün yaşamını negatif yönde etkileyebilir.
Dikkat Eksikliği Belirtileri…
Çocukluk döneminde yaşanmış olan dikkat eksikliği bozukluğunun belirlenmesi çoğu zaman pek basit değildir.
Ailenin, öğretmenin ve çocuğun etrafında bulunan yetişkinlerin dikkat eksikliği bozukluğu emarelerinden haberdar olması, çocuğun ilişkilerini ve hareketlerini iyi gözlemlemesi teşhisin konulabilmesi için atılacak ilk adımdır.
Dikkat eksikliği bozukluğunun emareleri; konsantrasyon eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsellik olarak 3 ana kategoride toplanabilir.
Konsantrasyon eksikliği veya meydana getirilen işe, anlatılanlara itina göstermeme, çocuk okulun zorlayıcı ortamına girmeden ayrım edilemeyebilir.
Konsantre olmakta zorlanma ile alakalı emareleri şöyleki sıralayabiliriz;
1) Okulda yada iş yerinde mühim olan detaylara dikkat etmeme, basit yanlışlar yapma, meydana getirilen işin dağınık ve dikkatsiz yapılması.
2) Bir işle uğraşırken öteki insanların ilgisini çekmeyen bir ses yada vaka sebebiyle meydana getirilen işin bırakılması.
3) Uzun dönemli konsantrasyon gerektiren işlerde yaşanmış olan başarısızlıklar.
4) Konsantrasyon gerektiren ev ödevleri, kağıt işlerini tamamlamakta zorlanma.
5) Sık sık bir oyundan yada işten bir diğerine geçme.
6) Yapılması ihtiyaç duyulan işleri devamlı ağrıdan alma, geciktirme, erteleme.
7) Randevuları, yapılması gerekenleri sık sık unutma, günlük aktiviteleri zamanında yapamama.
8) Konuşma esnasında karşısındakini dinlemekte zorlanma, konuşmaları akılda tutamama, toplumsal durumlarda detaylara ve aktivitelere dikkat etmeme.
Dikkat eksikliği ile beraber anılan hiperaktivite emareleri çocuk 7 yaşına gelmeden ortaya menfaat.
Hiperaktivite emareleri ise;
1) Oturduğu yerde duramama, kıpır kıpır olma.
2) Sürekli ayağa kalkıp amaçsızca dolaşma.
3) Sağda solda koşma, eşyalara tırmanma. Bu alemet ergenlerde nedensiz huzursuzluk olarak ortaya çıkabilir.
4) Sessiz oynanabilecek oyunlarda bile sessiz kalmakta zorlanma.
5) Her an hareket halinde olma.
6) Genellikle aşırı konferans olarak sıralanabilir. Hiperaktivite emareleri çocuğun yaşına ve inkişaf aşamasına bakılırsa farklılıklar gösterebilir. Bebeklerde ve okul öncesi çocuklarda sık görülen emareler devamlı hareket hali, mobilyaların üstüne atlama, öbek aktivitelerine katılmakta veya bir öykü dinlemekte zorlanma olarak tanımlanabilir. Bu emareler okul çağına gelen çocuklarda görülen hiperaktivite emareleri ile benzeşir sadece okul çağlarında bu davranışlar bir miktar yoğunluğunu kaybeder.
Hiperaktivite emareleri, buluğluk ve yetişkinlik dönemlerinde çoğu zaman nedensiz huzursuzluğa neden olur ve sessizlik gerektiren ortamlarda bulunmakta zorlanma olarak yaşanabilir.
Dikkat eksikliği bozukluğu bulunan yetişkinler, küçüklere oranla fazlaca daha azca miktarda hiperaktivite problemi yaşamaktadır.
Dikkat eksikliği bozukluğunun 3. ve son kategorisi olan “dürtüsellik” ise aşağıdaki şekillerde ortaya çıkabilir.
1) Sabırsızlık.
2) Herhangi bir sual tamamlanmadan ilkin yanıt verme.
3) Sıra beklerken zorlanma.
4) Sosyal veya iş ortamında sık sık diğerlerinin lafını kesme.
5) Uygunsuz zamanlarda konferans. Dürtüsellik sıklıkla yolda insanlara veya evde eşyalara çarpma şeklinde minik kazalara niçin olabilmektedir.
Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği Tedavisi
Çocuklarda kullanılan ilaçlar yetişkinler arasında kullanılabilir.
Buna ayrıca, müsait hastalara sakinleştirici ilaçlar reçete edilebilir.
Yetişkinlerde dikkat eksikliği tedavisinde kullanılan ilaçların çarpıntı, uykusuzluk, baş dönmesi ve göz kararması şeklinde birtakım yan tesirleri olabilmektedir.
Psikoterapi, yetişkinlere tavsiye edilen bir öteki tedavi seçeneğidir.
Dikkat Eksikliği ve Düzenli Egzersiz Düzenli egzersiz ancak zayıflamanıza ve kaslarınızın gelişmesine değil, bununla birlikte beynin de daha sıhhatli bulunmasına destek olur.
Egzersiz esnasında “dopamin”in de dahil olduğu bir takım kimyasallar salgılayan beyin bu sayede daha net düşünmenizi sağlar.
Dopamin seviyesi, dikkat eksikliği bozukluğu yaşayan kişilerde genel hatlarıyla düşük olduğundan tedavide kullanılan ilaçlarla dopaminin yükseltilmesi hedeflenir.
Kullandığınız deva miktarını düşürebilmek, en azından arttırmanıza gerek kalmaması için tertipli egzersiz yaparak dopaminin organik yollarla artmasını sağlayabilirsiniz.
Düzenli egzersiz yaparak; Dikkat eksikliği emareleri içinde yer alan “dürtüsellik” ve takıntılı davranışları azaltabilirsiniz.
Hafızanın güçlenmesini sağlayarak olayların detaylarını daha basit hatırlayabilirsiniz.
Plan, organizasyon yeteneklerinizi geliştirebilirsiniz.
Dikkat eksikliği bozukluğu yaşayanlarda sık görülen aşırı kiloluluk problemi ile başa çıkabilirsiniz.
Stes atarak kalp rahatsızlıkları riskini azaltabilirsiniz. Kemiklerinizi güçlendirebilirsiniz.
Ruh halini yukarı taşıyarak kendinize güveninizi arttırabilirsiniz. Kan basıncını ve kolesterolü test altında tutabilirsiniz.
Ne Kadar Egzersiz Yapmalıyım?: Sağlık uzmanlarının önerisi haftada toplam 150 dakika orta dereceli egzersiz yapılması. Tabii bu vakit asla spor yapmayanlar ve fazla kilosu bulunanlar için geçerli. Koşu ve bisiklet şeklinde daha çok efor gerektiren egzersizler yapıyorsanız haftada toplam 75 dakika egzersiz sizin için ehil olabilir. Yaptığınız hareketlerin veya sporun ne bulunduğunun pek önemi yok. Önemli olan egzersiz esnasında efor harcamanız, terlemeniz ve egzersiz programına sadık kalmanız. Egzersizin dikkat eksikliği üstündeki müspet etkilerini ilk haftadan itibaren görmeye başlayabilirsiniz
ÇOCUĞUN PROBLEMLERİNİ ANLAMADA VERDİĞİ İPUÇLARI
Problem saptama:
Çocukların birtakım sorunlarını anlamada zorluk çekeriz. Çoğu vakit bizim kolayca anlamayacağımız şeyler yaparlar.İrkilir, şaşırır,kalırız.
Belki de açıkça kavrayamadığımız sorulara cevap isteriz; aile yaşamımızın
Bu sorunlarla bulandığını sezeriz. Umutsuzluğa kapılıp açıklamalar ve derhal müessir olabilecek çareler ararız.
Bu şaşrtıcı vakalara birkaç misal vermek istiyorum;
1 3 yaşındaki kızınız baygınlık geçirinceye kadar, nefesini tutarak hiddet krizleri geçirmektedir.
2 4 yaşındaki oğlunuz birden kekelemeye başlamıştır.
3 5 yaşındakı kızınız tek başına oynamamakta, bebeklerle düşsel arkadaşlıklar kurmakta hep bebeklerle konuşmaktadır.
4 6 yaşındaki oğlunuz asılsız söylemektedir.
5 8 yaşındaki kızınız fazlaca çekingen ve utangaçtır. Hiç dost edinemez.Çoğunlukla yalnızdır.
6 Çocuklarınız aslen birbirleriyle iyi geçinirler,fakat bır otomobil yolculuğuna çıktığınızda, kavga gürültü edip, sızı çıleden çıkarmaktadırlar.
7 13 yaşındaki kızınız fazlaca azca yiyecek yiyiyor ve oldukca cılız. Önüne koyduğunuz yemeği itiyor.
8 Ergenlik çağına gıren oğlunuzun okuldaki verimi gittikçe düşüyor ve sınıfta kalma tehlikesiyle karşı karşıya..
9 14 yaşındaki oğlunuz aniden kız şeklinde davranmaya başladı.
10 16 yaşındaki kızınızın önüne gelenle düşüp kalkmaya başladığnı duydunuz.
Bütün bu huy biçimlerini anne- babaların İŞARETLER olarak kavramaları oldukca önemlidir.
Çocuklar, aile arasındaki alışılagelmiş konuşmalarda sözcüklerle anlatamadıkları duygularını, problemlerini davranışşlarıyla açığa vurmaya çalışırlar
Çocuklar, kendileri için fazlaca karmaşa veya tehlike verici duygularını veya gereksinimlerini anne-babalarına çoğu zaman yukarıda belirttiğim yollarla aktarmaya çalışırlar.
Her İŞARET bir BİLDİRİM aracıdır!
Çocukların demek istediği, çoğu zaman DİKKAT! LÜTFEN BANA KULAK VERİN, BENİ ANLAYIN! anlamında, anne-babalara iletmek istedikleri mesajdır.
Çocukların verdiği bu yada buna benzer mesajlar, büyümenin göstergeleri olduğu şeklinde bazıları da ciddi problemlerin habercisidir.
Bu şeklinde problemlerde yaşın doğrusu hangi büyüme döneminde bulunduğunun da görevi vardır.
Küçük evlatların “ döşek ıslatma”, “hiddet nöbetleri”,”asılsız söyleme” şeklinde korkutucu olmayan olmayan problemleri olabilir. Ama ayni yada buna benzer işaretleri büyük bir çocuk kullanıyorsa, bu aileye büyük bir uyarıcı olabilir.
Anne –baba olarak bu tür işaretleri doğru bir halde adlandırmak zordur. Çocuğun bu tür işaretlerinin iyi mi algılandılandığını uzman bir danışmana aktarılmalı ve beraber çocuğun verdiği işaretler çözümlenmeye çalışılarak çocuğa yardım edılmeye çalışılmaladır.
Bu durumlarda evladı anlamaya çalışmak fazlaca önemlidir.
Çocukları anlayabilmek te, DÜNYAYI ÇOCUKLARIN GÖZLERİYLE GÖRMEYE ÇALIŞMAKLA MÜMKÜNDÜR!
Bu da basit değildir. Çünkü buna kalkıştığımızda , dünyayı yetişkinlerin ölçütlerine bakılırsa kurduğumuzun farkına varırız....
Biz yetişkinlere, çocuğun hemen hemen olgunlaşmamış bakış açısıyla düşünebilmek zor gelir.
Ama buna karşın tekrar de çocuğun sorunlarını halletmek için, onun hayatına girebilmek
olası olabilir.
Çocuklarımızın sorunlarına, kendimizi onların yerine koyup (empati) yaklaşarak cevap veya çözüm arayabilirsek destek olabiliriz...
Kendinizi dört yaşlarında ailenizin tek evladı olarak düşünün bır an için..
Çevrenizde ancak birkaç çocuk var. Genellikle anne-babanızla birliktesiniz. Ara sıra da akrabalarınızla biraraya geliyorsunuz. Arkadaş iyi mi edinilir pek bilmiyorsunuz. Çevrenizdeki o birkaç arkadaşınızla da negatif birkaç tecrübeniz oldu. Sizinle alay ettiler ve dışladılar..
Şimdi de anne-babanız sizi 15-20 çocuğun bulunmuş olduğu bir yuvaya vermeye karar verdi. Bu kadar yabancı çocukla birarada olma düşüncesi bile size tehlike veriyor.
Bu korkunuzu anne-babanıza iyi mi yansıtacaksınız?
Onların sizin bu korkunuzu anlamalarını sağlamanız için ne yapmalaısınız?
Yuvaya gitmektense,evde kalıp onlarla- veya tek başınıza oynamak istediğinizi iyi mi ileteceksiniz?
Çocuk yetiştirmenin bununla beraber getirecği güçlüklere karşı evvel tam tedbir alabilmek olanaklı değildir.
Her çocuğun yapısının ayrı olmasının yanısıra, yürümeye başladığı andan itibaren, yapacağı deneyleri ve karşılacağı vakaları evvel belirlemek olası değildir.
Ama tekrar de, evlatların sorunlarını anne-babalar kendileri huzurlu etsin, diye değil, çocuğa destek olmak için çözmelidir!
Çocukların sorunlarını önleyici değil,fakat koruyucu birtakım önlemler vardır.
Bunlar bir reçete şeklinde kağıt üstünde kati belirlenmiş kuramlar değildir.
Bu koruyucu önlemlerin en mühim öğesi elastikiyet olması ihtiyaç duyulan,devamlı dinamik bir tesir ve reaksiyon sürecidir.
Zaten anne baba olmak basit bir olgu değildir.
Anne-baba olmak, dalgalı bir denizin sularına kendimizi atmak demektir. Yüzme bilmiyorsak boğulabiliriz.
Çocukluğumuzda ve geçliğimizde, kendi anne-babalarımızın öğrenim ve huy biçimlerini beğenmesek te, ara sıra kendi çocuklarımıza onlar şeklinde davrandığımız olur..
Çoğu vakit tepkisel olarak veya çaresizlikle davranırız.
Genelde evlatların problemleri birikip patlak verdiğinde çareler aramaya başlarız.
O zamanda, bildiğimiz tek yöntemi, kendi anne-babamızın yöntemini uygularız.
Burada bütün anne-babalarımızın bizi yanlış eğittiğini ima etmek istemiyorum.
Ancak, şimdiki çocuklar bizim çocukluğumuzdaki çocuklar olmadığı şimdiki dünya da bizim çocukluğumuzdaki dünya değil. Anne- babalarmızın yöntemleri o gün için başka öğrenim yöntemlerini bilmedikleri için kendilerine bakılırsa doğru olanı iyi yada fena uyguladılar. Halen kendi anne-babalarımızın öğrenim biçimlerini uygularsak, bu dar görüşlülüktür.
Okuma bozukluğu, “disleksiya, disleksi-dyslexia, geriye doğru okuma, öğrenme özrü, aleksiya ve gelişimsel kelime körlüğü” şeklinde terimler kullanılarak anlatım edilmektedir. Okuma, öğrenme ve bilgilenmenin en temel yollarından biridir. Uzmanlar okumayı; yazılı bir metni gözle seyredip anlamını kavramak, gerekirse seslendirmek olarak tanımlarlar. “okuma”, merkezi sinir sisteminin bir işlevidir. Sözcüklerin tanınması, anlaşılması ve bellekte depolanması veya dil bilgisi açısından incelenmesi için fonetik birimlerine ayrılması gerekir. Konuşma esnasında benzer bir süreç otomatikman işlerken, okuma eylemi için bu süreç karmaşa veya zor bir süreç hale gelebilir. “Konuşma organik bir işlev iken, okuma bir icat ve şuur düzeyinde öğrenilmesi ihtiyaç duyulan bir eylemdir.” tümcesi, bu durumu oldukca iyi açıklamaktadır.Sesli okumanın özellikleri1. Sesli okuma, anlam kurma sürecidir. Hiçbir yazılı kaynak kendini anlatım edici değildir. Okuyucunun ön bilgilerini kullanarak onu çözmesi gerekir. Okumada ön malumat fazlaca önemlidir.
2. Sesli okuma akıcı olmalıdır. Akıcı olabilmenin temelinde kelime ayırt etme kabiliyeti yatmaktadır. Kelime tanıma ve ayırt etme işi halledildiği vakit talebe metnin tamamını anlamış olacaktır.
3. Sesli okuma stratejik olmalıdır. Stratejik okumanın amacını talebe bilmelidir. Bir hikâye ile bir ders kitabını iyi mi ve hangi maksatla okuması icap ettiğini ve bunun stratejisini bilmelidir.
4. Sesli okuma teşvik edilmelidir. Dikkat unsuru okumada fazlaca önemlidir. Zayıf okuyucular dikkatsiz ve gayri muntazam olabilirler. Bu nedenle okunan metne, motive olmak gereklidir. Sesli okuma meydana getiren talebe için yazılı materyal; ilginçtir ve malumat vericidir. Öğrenciyi harekete geçirir.
5. Sesli okuma yaşam boyu devam etmelidir. Okuma yaşam boyu idame eden bir etkinliktir. Bunun için derhal hergün zamanımızın bir kısmını okumaya ayırmalıyız.Ankara ilkokullarında 2572 talebe ile meydana getirilen çalışmada; öğrencilerin tahsil gördükleri sınıflara bakılırsa 1 dakikada okudukları yaklaşık kelime sayısı aşağıda verilmiştir.1. derslik averajı 45 kelime/dakika2. derslik averajı 73 kelime/dakika3. derslik averajı 91 kelime/dakika4. derslik averajı 97 kelime/dakika5. derslik averajı 120 kelime/dakikadır.Sosyo-ekonomik düzeyi yüksek olan öğrencilerin okuma hızı şu şekildedir:1. derslik 50 kelime/dk,2. derslik 80 kelime/dk,3. derslik 95 kelime/dk,4. derslik 100 kelime/dk,5. derslik 140 kelime/dk civarındadır.Amerikan Psikiyatri Birliği tarafınca hazırlanan psikiyatrik bozukluk tanı sınıflandırmasında (DSM-IV) belirlenen okuma bozukluğu ölçütleri şunlardır:
a) Bireysel olarak uygulanan standart doğru okuma veya kavrama testleri ile ölçüldüğü üzere, ferdin kronolojik yaşı, ölçülen zekâ düzeyi ve yaşına müsait olarak almış olduğu öğrenim göz önünde bulundurulduğunda okuma başarısı beklenenin mühim seviyede altındadır.
b) A tanı ölçütündeki bozukluk, okul başarısını veya okuma becerileri gerektiren günlük ömür etkinliklerini mühim seviyede bozar.
c) Okuma bozukluğu romantik bozuklukla beraber görülse bile, okuma zorluğu çoğu zaman daha fazladır.
Okuma bozukluğu; çocuğun kelimeleri tanıma kabiliyetinte bir bozukluk, yavaş ve yanlış okuma ve iyi anlayamama olarak tanımlanmaktadır.
Öğrencilerde okumada gözlenen yanlışlar şunlardır:
- Yazılan kelimenin yerine başka kelime okuma,
- Yazılan kelimeyi yanlış okuma,
- Kelimeyi okurken eklemeler yapma,
- Kelimeyi okurken birtakım heceleri çıkarma,
- Kelimenin bir bölümünü yanlış okuma,
- Kelime atlama, kelimeyi tekrarlama (kelimeyi ilkin yanlış okuyup, sonradan düzeltme de yine olarak kabul edilir),
- Kelimeyi okurken iki saniyeden uzun devam eden takılma yada heceleme,
- Okuduğu yeri yitirme,
- Satır tekrarı,
10. Satır atlama,
11. Noktalama işaretlerine dikkat etmemedir.Okuma Bozukluğu Olan Çocukların Okumada Yaptıkları Hatalar
Okuma bozukluğu olan çocuklar, okumada şu hataları yaparlar:
- Okurken satır atlar, yerini kaybeder.
- Okumada hız ve vasıf açısından yaşıtlarından geridir.
- Hangi harfle hangi sesin eşleşeceğini bilemez. Çocuk, benzer imaj ve ses veren harfleri ayırt etmekte zorlanabilir; “deniz “yerine “beniz”, “su” yerine “şu” okunması sıkça meydana getirilen yanlışlardır.
- Harfin şekli ile sesini birleştiremez.
- Kelimeleri hecelerken veya harflerine ayırırken zorlanır.
- Sınıf düzeyinde bir parçayı okuduğunda anlamakta zorlanır, başkasının okuduklarını daha iyi anlarlar.
- Bir metni okumaya çalışırken, sözcüklerin başına odaklanmakta zorlanabiliri ve sözcüğün ortasından başlayabilir, örneğin “baştakiler” sözcüğüne “ta” diye başlayabilirler; okurken çoğunlukla yerlerini kaybederler, satır veya sözcük atlarlar.
- Sözcüklerin anlamını ve dilbilgisi kurallarını bilemez. Özne ile eylemi birleştiremez. Sözcükleri parçanın anlamını bozan bir halde okuduğunda bunu ayrım edemez.
- Sözel okumalarında birçok yanlışlar yaparlar. Hatalar çoğu zaman atlamalar, eklemeler ve kelimelerin çarpıtılmasıdır.
10. Çocukların yazılı harf karakterlerini ve büyüklüklerini, bilhassa uzaysal yönelimde ve çizginin boyunda değişik algılamalarından ötürü, ayırt etme güçlüğü çekerler.
11. Basılı yada yazılı dildeki okuma sorunları harflerde, cümlelerde ve hatta bir sayfada olabilir. Çocukların okuma hızı yavaş ve çoğunlukla azca anlamayla birliktedir.
12. Akranlarına bakılırsa okumayı geç öğrenirler.
13. Okuma bozukluğu olan birçok çocuk, yaşıtları şeklinde yazılı yada matbu metni kopya edebilir; ama derhal hepsinin hecelemeleri kötüdür.
Ek problemler arasındaki dil güçlükleri, çoğunlukla ses fark bozuklukları ve kelimeleri arka arkaya söyleme güçlükleri şeklindedir. Böyle problemi olan çocuk, bir cümleyi okurken ortasından yada sonundan adım atar. Bu şeklinde çocuklar sağ-sol ayrımını iyi yapamadıklarından harflerin yerlerini de değiştirirler. Hem belleğe çağırımda bununla beraber devamlılığı sağlamadaki başarısızlıkları, harflerin isimlerini ve seslerini anımsama güçlüğü meydana getirir.
Öğrenme güçlüğü olan çocukta sözcüklerin tanınması, anlaşılması ve bellekte depolanması veya gramer açısından incelenmesi için fonetik birimlerine ayrılması aşamasında ortaya çıkan yapısal bir eksiklik sebebiyle makalenin okunup anlaşılması güçleşmektedir. Sese ilişik sembollerin görsel olarak algılanması, ayırt edilmesi (fonolojik farkındalık) ve bilhassa de ses sembollerine ilişik tanıma ve seslendirmeyi süratli yapabilmeye ilişik güçlükler okuma hızını, doğruluğunu ve anlamayı etkilemektedir.
Öğrenme güçlüğü olan çocuklar, okumuş olduğu metinden fikirler ve imgeler çıkarmada, bildikleriyle yeni öğrendiklerini birleştirmede, öğrendiklerini belleğinde tutmakta zorluk yaşarlar.
Ayrıca, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar da yüksek miktarda okuma bozukluğu riski taşımaktadır. İleri derecede okuma bozuklukları, çoğunlukla psikolojik sorunlarla birliktedir. Okuma bozukluğu daha ilkin ortaya çıkan bir psikolojik bozukluğun yada romantik ve davranışsal bozuklukların sebebi olabilir.
Okuma bozukluğu olan evlatların sorunu ise okuduğunu anlayamamak değil okuyamamak doğrusu işittikleri simgeleri, gördükleri simgeleri birleştirememeleridir.
Öğretmen sınıfta çocuğa bu kabiliyetleri kazandırmak için “okuduğunu idrak etme testlerini” ara sıra çocuğa uygulamalıdır. Öğretmenin bu testlerden elde edeceği sonuca bakılırsa öğrencilerinin okuduğunu anlamada hangi düzeyde bulunduğunu belirleyecektir. Okuduğunu anlamada sınıfın peşinde olan öğrencilerle beraber emekler planlamalıdır.
Standartize “Okuduğunu Anlama Testi” devletimizde bulunmamaktadır. Bu testle alakalı meydana getirilen emekler bilimsel niteliği olan düzeydedir. MEB’e bağlı ilkokul okullarında okuduğunu idrak etme testi kullanılmamaktadır. Genelde öğretmen mesleki tecrübesine dayanarak çocuğun okuduğunu anlamaya ilişik çıkarımlarda bulunmakta veya destek ders kitaplarında bulunan testlerle evlatların okuduğunu anlamaya ilişik çıkarımlarımda bulunmaktadır.
Okuma Bozukluğunun Tanılaması
Okuma bozukluğu olan çocuklar, sıklıkla ikinci sınıftayken incelenir. Öğrenciler arasındaki okuma güçlüğü en erken birinci sınıftaki beklenen okuma düzeyinde olması gerekenler içinde daha belirgindir. Özellikle yüksek zekâsı olan ilk sınıflardaki çocuklar, zaman zaman belleklerini ve çıkarım yapmalarını kullanarak okuma bozukluklarını geçiştirebilirler. Bu şeklinde durumlarda dokuz yaş ve sonrasına kadar bu bozukluk bariz olmayabilir.
Okuma bozukluğu tanısı, bir çocuğun okuma başarısı zekâsından bariz olarak geriyse konur. Diğer tanı özellikleri içinde anımsama, harfleri ve kelimeleri sıra ile yazma, gramer ve çıkarım yapma güçlükleri vardır. Klinik olarak, bir çocuk okulda başarıya ulaşmış olmamasından ötürü umutsuz ve beklentisiz olabilir yada depresyon emareleri yaşayabilir.
Standart zekâ testlerine ayrıca psikolojik öğrenim tanı testleri de uygulanmalıdır. Tanı bataryası bir standart heceleme testi, yazılı kompozisyon, dili kullanma ve dil işlevi, bakarak yazma ve kalem kullanma yeterliliğinden oluşur. Okuma bozukluğunu ayırt etmede okuma alt testleri olan Woodcock-Johnson Ruhsal-Eğitim Bataryası (gözden geçirilmiş) ve Peabody Bireysel Başarı Testi (gözden geçirilmiş) de yararlıdır. Taramalı yansıtma bataryası insan şekli çizmeyi, resim-hikaye testini ve cümle tamamlamayı içerir. Yukarıda adı geçen testler devletimizde kullanılmamaktadır. Değerlendirme, huy değişikliklerinin dizgesel gözlenmesini de içermelidir.
Okuma bozukluğu tanısı, standart okuma başarı testi ile desteklenmelidir. Yaygın gelişimsel bozukluklar, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu ve zihinsel yetersizlik dışlanmalıdır.
Görsel ve işitsel idrak ile ayrımlaştırmada güçlüğü olan çocuklarda gözlenen harflerin ters veya dönmüş olarak algılanması, yanlış kodlama, bütünleme hataları ve sözcüklerin fonetik ayrımını yapmama okuma-yazmanın kazanılmasını, dolayısıyla çocuğun yaş ve zekâ düzeyinden beklenen bilimsel niteliği olan becerisini de mühim seviyede negatif etkilemektedir.
Okuma bozukluğu olan birçok çocuk okumaktan ve yazmak-tan hoşlanmaz ve kaçınır. Bu şeklinde işleri yaparken kaygıları artar. Bu çocuklar, öğrenim almazlarsa utanma ve minik düşme duygularından ötürü başarısız olmaya ve dolayısıyla engellenmeye devam ederler. Zaman içinde bu duygular daha da artar. Büyük çocuklar kızgın ve depresif olabilir ve düşük kişilik saygısı gösterebilirler.
Okuma bozukluğu çoğunlukla anlatım edici dil bozukluğu, yazılı anlatım bozukluğu öteki romantik ve davranışsal bozukluklarla, bilhassa dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, huy bozukluğu, büyük çocuk ve gençlerde depresif bozukluklarla beraber görülebilir.
Bu şeklinde durumlarda, bunlardan biri ek tanı olarak konur. Bazı olgularda sözel ve performans zekâ puanları içinde ayrım olur. Görsel idrak eksiklikleri, kadarında vardır. Okuma bozukluğu, zihinsel yetersizlikten ayırt edilmelidir. Zekâ testleri hususi öğrenme güçlüklerini tümsel eksikliklerden ayırt etmede yardımcıdır.
Yetersiz eğitimin verilmesi, çocuklarda iyi okuyamama ile sonuçlanacağından, aynı okuldaki öteki evlatların da okuma performansları araştırmalıdır. İşitme ve görme bozuklukları tarama testleriyle dışlanmalıdır.
Öğretmenin Okuma Zorluğu Olan Çocukla Yapacağı Çalışmalar
Dünyadaki diller okunuş ve yazılış özelliklerine bakılırsa “sığ” ve “derin” diller olarak sınıflandırılabilirler. Türkçe, yazıldığı şeklinde okunması ve her bir harfin tek bir sese mukabil gelmesi ve bu sesin (harf) sözcüğün neresinde olursa olsun değişmemesi şeklinde bir dil özelliğine sahiptir. Ural-Altay dil ailesinden gelen Macarca, Estonca ve Fince şeklinde bu özelliğe haiz dillere “sığ” diller denir. Bu dillerde bir sözcük daha ilkin asla bilinmeyen, duyulmayan ve anlam ifade etmeyen bir sözcük bile olsa “harf çatarak” hepimiz tarafınca aynı halde ve doğru olarak okunabilir. Dolayısıyla Türkçe ve benzeri dillerde okuma-yazma öğretirken hem “ses öğretimi” bununla beraber “tümdengelim yöntemi” kullanılabilir. Bu iki yöntemde kolaylıkla uygulanabilmektedir. Okuma öğretiminde ses yöntemi kullanılmaktadır. Bu yöntemle okumayı öğrenemeyen ve okuma bozukluğu tanısı almış talebe ile öğretmen sözcük öğretimi yöntemi ile okuma emek vermesi yaparsa daha faydalı olabilir.
Öğretmenin okuma zorluğu olan çocukla yapacağı emekler şunlardır:
Sözcük öğretimi
Sözcük öğretimi
Sözcüğü bakarak, yazarak, söyleyerek ve izleyerek çocuk belleğini sağlamlaştırır ve sözcüğün bütününü gözünde daha kuvvetli canlandırır.
Bu yöntemle, çocuğa yeni yollarla yeni kelimeler öğreneceği ve öğrenmek isteği sözcüğü kendisinin seçeceği söylenir. Çocuk izlerken, öğretmen kelimeyi büyük bir kağıda yazar. Sonra öğretmen kelimeyi söyler, bir kere çocuk kelimeyi izler. Bundan sonrasında, söylerken kelimeyi ayrı bir kağıda yazar. Sözcük, orijinaline bakılmaksızın bellekte yazılır. Eğer doğru yazılırsa, fişlenip dosyaya konur. Daha sonrasında seyretme yöntemi bırakılır; öğretmen yazarken, çocuk sözcüğe bakarak öğrenir. Ardından kelimeyi kendi söyler ve yazar. En nihayetinde yalnızca kelimeye bakarak öğrenir.
Kavrama becerilerini geliştirmek için, çocuğa bireysel veya grupla okuma yaptırılır. Bu yöntemde ardışık olarak materyaller sunulur ve faal dikkat gerekir. Yeniden öğretilir, pekiştirilir ve sözcük tam anlamıyla öğrenilene kadar pekiştirmeye devam edilir. Bu yöntemde, çocuğun bilmiş olduğu sözcükler, sonrasında da bilmiş olduğu öyküler kullanılarak, çocuk okuma yazma için güdülendirilir.
Ayrıca, okuma bozukluğu olan çocuklar, olası olmasıyla birlikte toplumsal işlev düzeylerine yakın bir sınıfa yerleştirilmeli ve okumada hususi yardım edilmelidir
ÇOK MU FEDAKARSINIZ?
Bu yazımda son zamanlarda toplumsal paylaşım sitelerinde sık sık gördüğüm ve dikkatimi çeken bir paylaşımdan anlatmak istiyorum.
Hep bir yakınma, hep bir yakınma ! Fedakarlığın karşılığında nankörlük görüleceğine veya görüldüğüne dair.
Oysa ki bu vaziyet birazcık da beklentilerimizle ile alakalı . Kendimize şu soruları asla sorduk mu? Bunu niçin yapıyorum, karşılığında” ne umuyorum veya ne beklemiyorum? “Tabi bütün insanoğlu ; iyiliğine veya fedakarlığına büyük bir mukabil beklemese de nankörlük de beklemez diye düşünürken , durumun zannedildiği şeklinde olmadığını görüyoruz dostlar. Şaşırdınız değil mi))))
Her şey yolunda giderken, “o/onlar bizi daha fazlaca sevsin diye’ gereğinden fazla verici olmak, onun bizi daha fazlaca sevmesini sağlamaz aksine onu bizlerden uzaklaşır. Denge, terazinin iki kefesi gibidir. Bir taraf daha fazlaca vermeye kefeyi doldurmaya başladıkça öteki taraf uzaklaşır. O, verdikçe öteki daha fazlaca talep eder ve aldıkça da kaçar.
Ben; hayatta bedelsiz bir şeyin olmayacağına inanırım .(anne, baba sevgisi hariç) Yani her şeyin bir bedeli vardır… fakat maddi , fakat tinsel… buna;” hayır size katılmıyorum” dediğinizi duyar gibiyim. O vakit bende şu suali soruyorum size :Şimdiye kadar, bir kere bile olsa, insanların size, nankörlük etmesinden şikayetçi olmadınız mı? Oldunuz! Bunun sebebini şimdi anladınız mı? İnsanoğlu verdiği kadarını, hatta verdiğinden fazlasını alma egosu içindedir. Buna ego değil de id (içimizde hep isteyen o minik çocuk) desek daha doğru olur. İlkel beynimizin bir yerlerinde saklı kalmış bencillik, bir ihtimal de İçimizde büyümemiş çocuğumuzdur.
Sevgili isek, hiç vazgeçemeyeceğimiz değerlerimizden vazgeçeriz; aile, eş, dost … fazlaca kıymet verdiğimiz kişileri bile kaybetmeyi göze alırız, maddi anlamda fazla fazla vermeye başlarız. Sürekli ararız, o bizi aramadığında da deliye döneriz veya sitem ederiz, hediyeler alırız. Oysa onun bizlerden bu şekilde bir beklentisi de yoktur. O kadar fazla fazla vermeye başlarız ki o da buna alışır ve vermediğiniz vakit problemler adım atar. Çünkü kendisi bu şekilde bir gayret harcamak zorunda değildir kendisi emek harcamadan maddi tinsel alıyordur. Bu artık bizim görevimiz olmuştur. İnsanları egoist hale getirmek zor değildir ve bu yöntemle fazlaca kolaydır.
Tabi hepimiz için bu şekilde değildir. Kimisi de bundan rahatsız olur. Çünkü mevcutla mutludur veya bir müddet sonra karşılığının bir halde isteneceğini biliyordur. ve BU bedeli ödemeyecektir/ödeyemeyecektir ve bozulan dengeden ötürü ilişki bozulacaktır.
Ya da karşıdaki şahıs egoist ve nankördür aldıkça alır ve kasıtlı ezmeye adım atar. verici şahıs cılız bir kişilikte ise veya bundan zevk alıyorsa vaziyet fazlaca daha vahim bir ilişki modeline dönüşür. Biri sadist öteki mazoşist bir ilişki bağımlılığı adım atar. Aldıkça ezer, acıtır, öteki de verdikçe acır ve acıtılır. İlişki bu halde devam eder gider. (Stockholm sendromu şeklinde)
Son aşama iyi niyetle başlamış olan macera fena bir sona doğru yol alamaya adım atar. Verici şahıs bir müddet sonra karşılığında aynı şeyi istemeye adım atar . Çünkü o başlangıçta “ daha fazlaca özveride bulunursa daha fazlaca sevileceğine inanmıştır ve şuur altında buna inanıyordur” kendine bakılırsa fazlaca seviyor ve onun için her şeyi yapıyordur devamlı ilgileniyordur.
Bunun devamında başlamış olan istekler. İlişkiyi çekilmez hale getirir. Tehditler, saldırganlaşmalar ,atışmalar kavgalar derken ilişki sona erer.
Boşanmalara baktığımızda da vaziyet bundan ibarettir. Bir taraf terazinin verici tarafındadır. Verici şahıs fazlaca masum ve mağdur şeklinde görünse de vaziyet o şekildeki değildir. Çevrenizdeki yakınmaları bir düşünün,” Hep fedakarlık yaptım ,hep ben verici tarafta oldum” şeklinde cümleler. Kişi dert yandıkça karşısındaki ona acır ve onun tarafında yer alır. Bu fedakarlığı meydana getiren şahıs aslen kendini sevinçli etmek daha fazlaca sevilmek için yapar veya başka şahsi mutluluğu için. Karşısındaki için değildir. Yani bencilce bir duygu yatar altında. Ve iki tarafta kaybeden olur nihayetinde. Biri anlaşılmadığı için öteki ise anlamadığı için sona erer gider.
Onun için şunu diyorum: karşınızdaki kadar verici olun ve dengeyi koruyun. Bir taraf ağır geldikçe terazinin dengesi bozulur. Dengenin bozulması da birlikteliğin bitmesi demektir.
Bu ancak romantik ilişkilerimizde değil iş yaşamımızda da başımıza sık sık gelir. Başımıza gelmese de bu tür yakınmaları hep duyarız. Ofis çalışanlarını düşünün: her insanın yapmış olduğu bir işi vardır ve biri menfaat devamlı her insanın işini meydana getiren, her insanın işine koşan şahıs olur. Bir vakit sonrasında balans bozulmaya adım atar ve yakınmaya adım atar. ''Her iş üzerimde hepimiz bana geliyor'' diye. Oysa görüntüde fazlaca çalışkan yardımsever,kimseyi kıramayan bir kişidir. Ben vakaları bu kadar masum görmüyorum. Bu tür kişilerde de aynı vaziyet laf konusudur. Yaptıkların takdir edilmesini veya bir halde karşılığının verilmesini talep eder. Bunun altında da aynı ruh hali yatar. Daha fazlaca sevilmek, alaka görmek ,karşısındakinde minnet duygularını yaşatmak veya başka br eksiği kapatmak. Bu insanların çoğunda bu şekilde bir ruh hali mevcuttur. Tabi başka bir ikincil, ferdin kendinin bile bilincinde olmadığı gizli saklı menfaati yoksa))))
Anlayacağınız birisi gelip de “ fazlaca fedakarlık yapıyorum fakat karşılığında hep fenalık görüyorum " diyorsa orada durup düşünmek gerekir.Elbette ara sıra dostlarımızın desteğe ihtiyacı olacaktır. Bu, hiç hiç kimseye yardım etmeyeceğiz anlamına gelmez. Sadece burada unutulmaması ihtiyaç duyulan şudur: Birisi sizden yardım talebinden bulunmadan yardım etmeyin. Biz, Türk topluluğu olarak birazcık kapalı bir yapıya sahibiz basit basit” bana yardım et “demeyiz ,diyemeyiz. Kültürümüzde, karşımızdaki istemeden ona yardım etsek de , bunun değişme vakti geldi de geçiyor bile. Kimse kimsenin zihnini okuyamaz değil mi
Sonuç olarak sevgili dostlar. Bu durumun sebebi; aşırı esirgemez ve iyilik dolu yüreğimiz daha fazlaca sevgi , alaka ve tasdiklama duygusuna ihtiyacı vardır. Yoksa karşılıksız iyilik yapma telaşı arasında ,melekelerle dolu bir dünyada yaşamıyoruz…doğrusu hep içimizdeki id’imizi sevinçli etmek kendimizi sevinçli etmek adına bunu yapıyoruz, bilincinde değiliz. Bedeli ödenmeyince de hayal kırıklığına uğruyoruz. Ve paylaşım sitelerinde devamlı fazla fedakarlık yaparsan fazla iyilik yaparsan nankörlük görürsün şeklinde özlü laflarla sık sık karşılaşıyoruz.
Ben mukabil beklemem ancak kişiliğim bu şekilde insanlara yardım etmeyi esirgemez olmayı seviyorum diyorsa bir şahıs, karşılığında NANKÖRLÜK görse de buna içerlemez.Burada mühim olan doğru mesafeyi koruyabilmektir. ALDIĞIN KADAR VERMEKTİR.
Her şeyin fakat her şeyin aşırı varlığı yada eksikliği zarardır. Bir çiçeğe asla su vermemek de, oldukça fazla su vermek de onu öldürür. İlişkimizde de aşırıya kaçtıkça, onu öldürürüz. Hiç ilgilenmeyerek de, oldukça fazla ilgilenip üstüne düşerek de, karşımızdakine ve ilişkimize zarar veririz.
Okuduğunuz için teşekkür ediyorum


Link List